Özgür Gürbüz tarafından kaleme alınan makale, analiz ve haberlere bu adresten ulaşabilirsiniz.

Kategori: Nükleer Sayfa: 2 - 47

Amerika’dan kaçarken Rusya’ya tutulmak

Dış politikadaki manevraları sürekli yön değiştiren Türkiye’nin, ABD ve Batı’dan uzaklaşmasını Rusya fırsata çeviriyor. Türkiye’nin hem askeri konularda hem de enerji gibi stratejik öneme sahip alanlarda Rusya’ya bağımlılığı artıyor.

Özgür Gürbüz-BirGün/3 Ekim 2021  

2020 yılında Türkiye’nin ithal ettiği doğalgazın yüzde 33,5’i Rusya’dan alındı. Son yıllarda
Azerbaycan’dan daha fazla gaz alınmaya başlasa da Rusya hâlâ Türkiye’nin bir numaralı gaz tedarikçisi. Türkiye’nin tarihinde en çok gaz ithal ettiği 2017 yılında, 55 milyarlık ithalatın yüzde 52’si Rusya’dan yapılmıştı. 2020’de ithalat 48 milyar metreküpe düştü. Doğalgaz kullanımı arttıkça Rusya’dan gelen boru hatlarının kapasitelerinin de müsait olması nedeniyle bu payın yükseleceğini söyleyebiliriz. Doğalgaz ithalatının hepsi boru hatlarıyla yapılmasa da, spot piyasadaki fiyatlar, nakliye ve uzun dönemli kontratlar gibi etkenler Rusya, İran ve Azerbaycan gibi boru hatlarıyla Türkiye’ye gaz gönderen ülkelere avantaj sağlıyor. Kısaca özetlersek, doğalgaz ithalatımızın üçte birini karşılayan Rusya, bu alanda ipleri elinde tutacağa benziyor.

Doğalgaz ve petrolde Rusya faktörü

Sınırlı doğalgaz kaynağına sahip Türkiye, doğalgaz talebinin yüzde 1’inden azını kendi sahalarından karşılayabiliyor. Doğalgazda dışa bağımlılığımız yüzde 99. Petrolde ise dışa bağımlılık yüzde 90’lar civarında. Petrol ithalatı yaptığımız ülkelere baktığımızda Rusya Devlet Başkanı Putin’in hafifçe gülümseyerek bize baktığını görebiliyoruz. Çünkü Irak’tan sonra en çok petrol alımı yaptığımız ülke Rusya. İthal petrolün yüzde 21’i Rusya’dan geliyor. Rusya’nın coğrafi yakınlığı, petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyüklüğü Türkiye için onu cazip bir satıcı yapıyor.

İthal kömürde de Rusya

Her gün yerli kömür türküleri söyleyip güne başladığımız için Türkiye’nin çok kullandığı bir başka fosil yakıttan, kömürden iyi haberler bekleyebilirsiniz. Beklemeyin. Kömürden gelen haber de kendisi gibi kara. Türkiye’nin kömür ithalatında birincilik Kolombiya’da olsa da Rusya bu alanda da kürsüye çıkmayı başarıyor. En çok kömür ithal ettiğimiz ikinci ülke Rusya’nın toplam ithalatımızdaki payı yüzde 34,4. Türkiye ithal kömürle çalışan termik santral yapmaya devam ettikçe aralarında Rusya’nın da bulunduğu ülkelerin payı artacak. Düne kadar Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayacağını söyleyen Türkiye’nin niyeti de daha fazla kömür santralı yapmaktı. Paris Anlaşması onaylandıktan sonra Türkiye başka bir yola girer mi; onu bekleyip göreceğiz. Girmezse kömürde de Rusya ile ilişkiler devam edecek demektir.

Türkiye’nin enerji sektörünün, fosil yakıt dediğimiz petrol, kömür ve doğalgaza bel bağladığını hatırlatalım. Doğalgaz ve ithal kömürle çalışan santralların elektrik üretimindeki payı 2020’de yüzde 43’tü. Kurulu güç kapasitelerine bakarsak bu oranın elektrik talebinin artması durumunda daha da yukarılara çıkacağını söyleyebiliriz. Kömür ve doğalgaz ithalatında Rusya tartışmasız en önemli tedarikçi. Bir başka deyişle Türkiye’nin elektrik üretiminde kritik bir role sahip.

Akkuyu ile elektrik piyasasında söz sahibi olacaklar

Elektrik enerjisinde Rusya’ya bağımlılık bununla da sınırlı değil. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bütün uyarılara rağmen inatla yaptırmaya devam ettiği Akkuyu’daki nükleer santral da Rusya’ya ait. Kömür ve doğalgaz ile elektrik piyasasına dolaylı erişim sağlayan Rusya, Akkuyu biter ve çalışırsa doğrudan bir oyuncu olarak da karşımıza çıkacak. TEİAŞ’ın (Türkiye Elektrik İletim A.Ş.) dağıtım şirketlerinin verilerini de ele alarak yaptığı talep tahminlerine bakar ve gerçekçi kabul edersek, 2027 yılında Türkiye 362 milyar kWh elektrik tüketecek. 2027, Akkuyu nükleer santral projesi iptal edilmezse santralın dört reaktörünün de çalışacağı ve tam kapasitede üretim yapacakları yıl. Rus şirketin iddiasına göre yılda 35 milyar kWh elektrik üretilecek. Bu da, TEİAŞ’ın tahmin ettiği talebinin yüzde 10’unun Akkuyu’dan karşılanacağı anlamına geliyor. Elektrikte ithal kömür, doğalgaz üzerinden Rusya’ya bağımlılığımız az gelmiş olacak ki, devlet büyüklerimiz bir de nükleer santral üzerinden bağlanalım demişler.

Bilmeyenler ya da duymak istemeyenler için hatırlatalım. Akkuyu’da yapımı süren santralın hisselerinin yüzde 100’ü Rus devlet şirketi Rosatom’un Türkiye’deki uzantısı. Mevcut iktidarın Rusya ile yaptığı anlaşmada açıkça belirtildiği gibi, Rus tarafı istese de hisselerinin yüzde 49’undan fazlasını satamıyor. Bu yüzden de 60 yıl çalıştırılması planlanan santralda 60 yıl boyunca söz sahibi hep Rusya olacak. Malum, biz gönlü bol bir milletiz. Köprülerde, otoyollarda yaptığımız jestleri Akdeniz’in en güzel kıyılarından birine nükleer santral yapan Rusya’dan da esirgemedik. Rusya’nın santralının üreteceği elektriği, 15 yıl boyunca kilovatsaati 12,35 dolar sentten almak üzere garanti de verdik. İhtiyaç olsun ya da olmasın, santralın ürettiği elektrik alınacak. Köprüden geçsek de geçmesek de ücreti ödüyoruz; aynı hesap.

Nükleer santral elektrik fiyatlarını artıracak

Bu alım garantisi hafife alınacak bir iş değil. Öncelikle, verilen alım garantisi piyasa fiyatının yaklaşık 4 katı. Türkçesi şu, piyasada 3 sente elektrik bulsak da biz 12 sente Akkuyu’dan alacağız. Yeni ihalesi yapılan rüzgar ve güneş santrallarında ortaya çıkan fiyatın da 3 sent civarında olduğunu düşünürsek, güneş santralından alacağımız aynı elektriği nükleerden 4 kat pahalıya alacağımız görülüyor. Bu da haliyle evdeki elektrik faturasından fabrikalara kadar tüm hayatı etkileyecek.

Türkiye, petrolden doğalgaza, kömürden elektriğe enerjide her alanda Rusya’ya bağımlı hale geldi. Siyaseten Batı’dan uzaklaşan AKP iktidarının çareyi Rusya’ya yaklaşmakta bulması, enerji alanında yeni sorunlara da yol açıyor. Soçi’den dönüşte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Putin’e iki nükleer santral daha yapma hedefleri olduklarını söyleyerek, bu iki santralı Rusya ile yapmayı teklif etmesi bu sorunlardan sonuncusuydu. Rusya’nın iki yeni nükleer santral yapmak için yeterli finansmanı var mı tartışılır. Eğer bu hatada da ısrar edilirse, Türkiye elektrikte de Rusya’ya yüzde 20-25 oranlarında (o günkü talebe göre değişebilir) bağımlı hale gelecek. Kömür ve gaz üzerinden elektrik piyasasında yaşadığımız dolaylı bağımlılık, nükleerle doğrudan bağımlılığa dönüşüyor.

Enerjide bağımlılıktan kurtulmanın yolu sistem değişikliği

Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak bir dış siyaset meselesinden çok ekonomik sistemde dönüşüm meselesi artık. Batı ile ilişkiler ilerleyince kömürü Avustralya’dan almak veya nükleer santralda ısrar edip onu ABD’ye yaptırtmak bağımlılık sorununu çözmez sadece “kime bağımlı olduğumuzu” değiştirir. Yapmamız gereken, enerjide bağımsızlığı makul seviyerele çekmek olmalı. Sürekli çalışarak piyasayı domine eden baz yük santrallara dayanan, aslında doğalgaz, kömür ve nükleer santralları kurtarma modeline dönüşen bu enerji üretimi sisteminden vazgeçip, üretimi yerelde (evde, okulda, tüketimin olduğu yerlerde) ve küçük santrallarla (kooperatiflerle, kamuyla, belediyelerin ön ayak olduğu girişimlerle) yapmaya başlamazsak, bir şirketin ya da ülkenin elindeki santrallara mahkum oluruz. İthal edilen enerji kaynaklarının fosil yakıtlar, dolayısıyla iklim krizine yol açan kömür petrol ve doğalgaz olduğunu da düşünürsek nihai hedefin hem ekonomi hem de yaşam için ithalatı sıfırlamak olduğunu hepimiz görürüz. İyi haber şu; bu mümkün.

Güneş cumhuriyetnin kurulmasıya birlikte hidrojen enerjisinin kullanımının artması, enerji cimri binaların hayata geçirilmesi, ulaşımda raylı sistem, toplu taşıma ve bisiklet gibi araçların yaygınlaştırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesiyle tüketimin azaltılması, bizi Rusya veya başka bir ülkeye enerji alanında bağımlı olmaktan kurtarabilir.

Nükleeri iklim sosuyla satmak

Foto: Greg Webb – UAEA

Özgür Gürbüz-BirGün/11 Mart 2021

Türkiye’ye nükleer santral pazarlama çabalarının ilk evresinde “sudan ucuz” sloganı öne çıkmıştı. Nükleer enerjinin hidroelektrik santrallardan bile daha ucuza elektrik ürettiği iddia ediliyordu. Nükleer karşıtları ise hem sosyal maliyetlerin hesaba katılmadığını hem de yapılan hesabın doğru olmadığını söyleyerek bu iddianın asılsız olduğunu vurguluyordu.

Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrala verilen alım garantisiyle bu tartışma son buldu. AKP hükümeti, nükleerden üretilen elektriğin kilovatsaatine 12,35 dolar sent alım garantisi verirken, rüzgar ve güneşin ürettiği aynı elektriğe 4,16 sent alım garantisi vererek “hangisi pahalı” sorusunun yanıtını bizzat verdi. “Bizi neden 3 kat pahalı ve tehlikeli nükleer santral kaynaklı elektriğe ve Rusya’ya mahkum ediyorsunuz” sorusuna ise yanıt veremiyor.

İklim krizini durdurmak için acele etmeliyiz

Nükleer enerjiyi ucuz diye satamayanlar şimdi iklim krizi simidine sarılıyor. Nükleer santralları, iklimi değiştiren seragazlarını çıkarmayan, yani “karbonsuz” diye pazarlama derdindeler. Ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı 1,5 derecenin altında tutmak için önümüzdeki 9-10 yıl içerisinde küresel seragazı emisyonlarını neredeyse yarı yarıya azaltmamız gerekiyor. Paris İklim Anlaşması’nın 2 derece hedefi için de gereken bundan çok farklı değil. Yani hızla kömürden, petrolden ve gazdan vazgeçmemiz gerekiyor.

Nükleer lobi bu durumu kullanarak Batı’da kaybettiği pazarları kazanmak, Doğu’da ise karbonsuz seçenek için ayrılan bütçeleri kendi kasasına yönlendirmek için var gücüyle çalışıyor. Soru şu. Bir an için nükleerin kaza ve atık sorununun olmadığını, maliyetinin de makul olduğunu varsayalım; bu durumda bile nükleer iklim krizini durdurmada bir seçenek olabilir mi?

Nükleer karbonsuz değil

Karşılaştırmaya başlamadan önce nükleerin karbonsuz olmadığının altını çizelim. Nükleer santrallar elektrik üretirken seragazı emisyonu çıkarmaz ancak yapım sürecinde büyük miktarlarda çimento ve demir kullanılır. Uranyum zenginleştirme ve yakıt üretimi gibi aşamalarda da çimento ve demir üretiminde olduğu gibi ciddi miktarda enerji tüketilir. Yapım süreci, tonlarca seragazı emisyonunun çıkmasına neden olur. Kömür santralına göre daha az olsa da bu onu krizi çözen kaynak yapmaz çünkü iklimi koruma yarışı kömürle nükleer arasında değil. Nükleeri rüzgar ve güneş gibi kaynaklarla kıyaslamak, bunu yaparken de hepsinin beşiktan mezara (yapımdan söküme) çıkardıkları seragazı emisyonlarını hesaba katmak gerek. Katınca iş değişiyor.

Nükleerin emisyonu rüzgardan 6 kat fazla

2008 yılında yayınlanan bir çalışmada[1] üretilen her kilovatsaat için nükleer santrallardan 66 gram karbondioksit eşdeğeri seragazı emisyonu çıktığı görülüyor. Aynı elektriği rüzgardan üretirseniz sadece 9-10 gram seragazı emisyonu çıkıyor. Derdiniz sadece iklim krizini durdurmaksa, rüzgarı tercih etmenizin nükleere oranla şansınızı 6 kat artıracağını söyleyebiliriz. Emisyon açısından nükleere gelinceye kadar daha birçok seçenek olduğunu da belirtelim. Bir kilovatsaat elektriği üretirken, çeşitlerine göre hidroelektrikte 10-13, biyogazda 11, güneşte 13-32, biyokütlede 14-41 gram arası seragazı emisyonu ortaya çıkıyor. Gördüğünüz gibi tek kıstasın iklim olduğu bir durumda bile nükleere sıra gelmiyor. Nükleer enerjinin kilovatsaat başına yol açtığı seragazı emisyonunun 100 gramdan fazla olduğunu gösteren başka çalışmalar olduğunu da belirteyim.

Bahsettiğimi çalışmada olmasa da en iyi seçeneğin enerji verimliliği/tasarrufu olduğunun altını çizmeliyim. Seragazı emisyonlarını azaltmanın en ucuz ve hızlı yolu olduğu gibi onlarca kişiye de istihdam sağlayabilir. Elektrik üretiminde ortaya çıkan ısıyı da değerlendiren bazı gaz ve biyoyakıtlı kojenarasyon santralların bile nükleerden daha az seragazına yol açtığını da vurgulayalım. Baz yük santral isteniyorsa çözüm yine nükleer değil.

Mevcut nükleer filo yaşlı

Foto: Greg Webb – UAEA

Nükleer enerjinin iklim krizini çözemeyeceğini ispatlamanın basit bir yolu daha var. Yazımın başında da belirttiğim gibi iklim krizini durdurmak için fazla zamanımız yok. Nükleer santral yapmak ise oldukça uzun sürüyor. 1000 MW büyüklüğünde bir reaktörü inşa etmek en iyi ihtimalle beş yıl sürüyor. Ortalama süre ise 7 yıl civarında. Şu anda Fransa’da 14, Finlandiya’da16, Ukrayna’da 35 yıldır yapımı süren reaktörler var. Dünyada herkes onlarca nükleer reaktör yapmaya başlasa bile bunları finanse edecek para, malzeme ve zamanında bitirecek süre yok. Nükleerden daha az karbon emisyonuna sahip seçenekler ise birkaç aydan 1-2 yıla kadar uzanan sürelerde yapılabiliyor.

Mevcut nükleer filonun emeklilik arifesinde olması da başka bir sorun. Mevcut reaktörlerin ortalama yaşı 30. Birçoğu önümüzdeki 10-15 yıl içinde kapanacak. Nükleer seferberlik ilan edilse bile sonuç eskimiş filonun yenilenmesinin ötesine geçmeyecek. Nükleer endüstri bunu bilmiyor mu? Biliyor elbette. Onların derdi de aslında eskiyen reaktörleri yenilemek. İklim sosuyla süsledikleri bu acı lokmayı yutmamızı, böylece zor durumdaki nükleer endüstriyi bir süre daha ayakta tutmayı umuyorlar.


[1] Benjamin K. Sovacool, Valuing the greenhouse gas emissions from nuclear power: A critical survey.

Osmangazi Nükleer Santralı

Özgür Gürbüz-BirGün/2 Şubat 2021

Üstünden geçsek de geçmesek de ücretini ödediğimiz Osmangazi Köprüsü, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ekonomik modelinin bir sembolü oldu. Şirketlere zarar etmeyeceği bir iş fırsatı yaratan modelde zarar etme şansı sadece halka veriliyor. Örnekler saymakla bitmiyor. İstanbul’daki üçüncü köprü, İstanbul Havalimanı, Gebze-İzmir otoyolu…

Verilen olmadık garantilerle şirketler beklediğinden fazla para kazanıyor, riske girmiyor, olan ise vergisini zar zor ödeyen halka oluyor. Bu “çılgın projelerin” sonuncusu da Mersin-Akkuyu’da yükseliyor.

Türkiye Rusya Federasyonu ile 12 Mayıs 2010’da bir Mersin’de nükleer santral yapımı için bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın 10. maddesinin 5. fıkrasında, santralın ürettiği elektriğin yarısının 15 yıl boyunca 12,35 sentten (ABD Doları) alınması kararlaştırıldı. Aynı Osmangazi Köprüsü anlaşması gibi. Rus şirkete, elektriğe ihtiyacımız olsa da olmasa da santralın ürettiği elektriğin yarısını alacağız sözü verildi.

Zaten elektrikte fazla var. Türkiye’nin elektrik üreten santrallarının kurulu gücü 2020 sonunda 95 bin megavatı geçti. Oysa, en yüksek talebin olduğu gün oluşan anlık talep 49 bin 852 megavat. Makina Mühendisleri Odası, yedek kapasite düşünülse bile 30 bin megavatlık arz fazlası var diyor. 2023’e yetiştirilmeye çalışılan ilk ünite çalışmaya başladığında Türkiye’de elektrik fazlası daha da artacak.

Anlaşma TL üzerinden de yapılmadı. İmzalar atıldığında dolar kuru 1,52 TL idi. Bugün dolar kuru 7,33 TL. Nükleer santralden alınacak elektriğe şimdiden 5 kat zam geldi. Türk Lirası kazanan ve elektrik faturasını Türk Lirası ile ödeyen herkes santral biter ve şebekeye elektrik vermeye başlarsa bu zamdan etkilenecek.

Halbuki, 2020 yılında serbest piyasada elektrik fiyatı 3,5 sente kadar (2020 yılı Piyasa Takas Fiyatı ortalaması) indi. Yani, bugün piyasadan 3,5 sente alabildiğiniz elektriği iki yıl sonra Akkuyu’dan yaklaşık dört katına almak zorunda kalacağız.

Dahası var. Hükümet birkaç gün önce, 31 Aralık 2025’e kadar yenilenebilir enerji kaynaklarınca üretilecek elektriğe verilecek alım garantilerini açıkladı. Alım garantisi nükleerde olduğu gibi dolar üzerinden değil Türk Lirası ile verildi. Garanti süresi nükleerden daha az tutuldu; 15 değil 10 yıl denildi. Ve alım garantisi için belirlenen fiyat da nükleerden çok daha ucuz. Güneş ve rüzgar için alım garntisi 32 kuruş, bugünün kuruyla 4,3 dolar sent olarak belirlendi. Bu ne demek? Hükümet rüzgardan, güneşten 32 kuruşa alacağını bildiği elektriği nükleerden 90 kuruşa alacak demek.

Sanayicisinden, evinde elektrik tüketene, herkes elektrik fiyatlarının pahalılığından yakınırken, anlaşılamaz nükleer enerji sevdası yüzünden aynı elektriğe üç kat fazla para vereceğiz. İhtiyacımız olmasa da ödeyeceğiz. Dolar kuru artarsa daha çok ödeyeceğiz. Kullanmasak da, daha çevrecisini, ucuzunu bulsak da yine Rus şirkete 3-4 katını ödeyeceğiz.

Mersin’de nükleere dur demezsek bu ülkenin sadece çevresini, yaşamı değil ekonomisini de tehlikeye atan bir başka “Osmangazi Köprümüz” daha olacak. Deli Dumrul’un rüyası gerçekleşecek. “Osmangazi Nükleer Santralı” hepimizi batıracak.

Nükleer tehlike Ortadoğu’yu sarıyor

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan nükleer bombaların üzerinden 75 yıl geçti. Nükleer santral ve silah tehlikesi, Ortadoğu’da başlayan nükleer yarışla kapımıza kadar dayandı. İran’dan sonra BAE de nükleer santral macerasına yelken açtı.

Özgür Gürbüz-BirGün/9 Ağustos 2020

Hiroşima-Japonya

75 yıl önce “atom bombası” kanlı yüzünü bir kez daha gösterdi ve Nagazaki’de 70 bin insanı öldürdü. Bağımsız araştırmalar Hiroşima’daki nükleer saldırının da 140 bin kişiyi öldürdüğünü söylüyor. ABD silahlı kuvvetlerine ait ilk tahminler bu rakamların neredeyse yarısıydı.

Aradan geçen 75 yıla ve Japonya’da yaşanan büyük trajediye rağmen dünya hâlâ nükleer silahlardan kurtulamadı. Belki de nükleer silahın yarattığı felaketi gözümüzün önüne getiremiyoruz. Beyrut’ta meydana gelen patlamanın yarattığı etkinin nükleer bombanın yanında devede kulak kalacağını söylemek belki bir işe yarar.

Nükleer silahtan elektriğe uzanan yol
Nükleer tehlikeyi atom veya hidrojen bombalarıyla sınırlamak büyük bir aymazlık olur. Dünyanın tanıklık ettiği Çernobil ve Fukuşima nükleer santrallarındaki kazalar, atom bombaları gibi yaşam için ciddi tehditler içeriyor. Nükleer silahlar ile nükleer santrallar arasındaki ilişkiyi de unutmamak gerek. ABD ve Fransa gibi birçok ülkenin elektrik üretmek gibi masum bir amacın arkasına sığınmış nükleer santral filosunun geçmişteki bir numaralı hedefinin nükleer silah üretmek olduğu biliniyor.

Nükleer silah elde etmenin bir yolu nükleer santrallardan çıkan atıklardan plütonyumu ayırmak. Diğeri ise nükleer yakıt üretmede kullanılan benzer yöntemlerle uranyumu zenginleştirmek. Doğal uranyum içindeki U-235 izotopu zenginleştirilirse bomba yapımının önü açılabilir. İran’ın yakıt zenginleştirme iddiasıyla başlattığı çabalar bu şüpheyle durdurulmuş, uluslararası baskı ve anlaşmayla sürecin önü kapatılmıştı. Devreye Rusya girdi ve İran’da kurduğu nükleer santrala yakıtını da kendi getirmeye başladı. Elbette atıkları da İran’a bırakmıyor. İran çok niyetli olmasa da plütonyum içeren nükleer atıkları Rusya’ya vermeyi kabul etti. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve malum ülkeler süreci takip ediyor.

Akkuyu’da nükleer silaha giden yolun kontrolü Rusya’da 
Konu Rusya ve nükleer santrala gelmişken Türkiye’deki duruma da açıklık getirelim. Mersin’de kurulmaya çalışılan nükleer santral için Türkiye yakıt üretmeyecek. Zaten onu zenginleştirecek teknolojiye sahip değiliz ve uranyum yataklarımız da sınırlı. Rusya, kendi reaktörüne uygun yakıtı üretip santrala yükleyecek. Çıkan atığın içinde plütonyum olan bölümünü de aynı İran’da olduğu gibi alıp götürecek. Şeffaflık eksikliği nedeniyle resmi belgeleri görmesek de verilen demeçlerden (https://bit.ly/2DPznLC) bunu anlıyoruz. Süreç Rusya ile UAEA’nın kontrolünde olacak. Özetlersek, Rus tarafının yaptığı açıklamalara göre Türkiye’nin Akkuyu’da kurulacak nükleer santraldan silah yapımında kullanılacak maddelere erişimi olmayacak.

AKP ve MHP çaktırmadan kurulacak nükleer santralla nükleer güç olacağız masalını yayıp, seçmenlerinin aklı başında olmayanlardan destek almaya çalışsa da nükleer silah yapımı için açılmış bir yol yok. Zaten Türkiye 1980 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na imza atmış ve silah yapmayacağını deklare etmiş bir ülke. O yüzden de NATO, AB ve DTÖ gibi onlarca örgütü karşısına almadan, ekonomik ve siyasi yaptırımlarla yüzleşmeyi göze almadan silah yapımı işine giremez. Hevesli hayalperestlerin bizim kadar dünyayla bağı olmayan İran’ın bile baskılar sonucunda nasıl geri adım attığını görmesi iyi olur.

Nükleer silah huzur getirmedi
Kaldı ki, nükleer silah sizi güçlü kılmaz ya da tehditleri ortadan kaldırmaz. Bir kör döğüşüne sürükler. Pakistan ve Hindistan bunun güncel birer örneğidir. Nükleer silahlar iki ülkeyi de daha güvenli hale getirmedi, çatışmaları veya silahlanmayı bitirmedi. Milyarlarca lira harcanan nükleer silahlar depolarda beklerken sınırlarda konvansiyonel silahlarla yapılan çatışmalar sürüyor. Sizin silaha sahip olmanız düşmanın da silahlanmasına yol açıyor. Delilik çağında risk artıyor.

Risk demişken Ortadoğu’daki gerilemeye dikkat çekmeden bu yazıyı bitirmeyelim. İran’ın yarım kalan nükleer reaktörünü bitiren Rusya’nın bölgede ateşlediği nükleer santral yarışı, Birleşik Arap Emirlikleri’nde faaliyete başlayan Barakah reaktörüyle bir başka evreye girdi. Herhangi bir Batı ülkesinin bitirmeyeceği İran’daki nükleer reaktörü tamamlayan ve yakıt sağlayan Rusya, bilerek ya da bilmeyerek Ortadoğu’da nükleer santrallerle başlayan yeni bir tehlikeyi de ateşlemiş oldu. İran’ın ardından Türkiye ve Mısır’a nükleer santral satma peşindeki Rusya’nın bu işten maddi anlamda kazançlı çıktığı ortada. Suudi Arabistan nükleer santral kurmak isteyen bir başka ülke. Ortadoğu’daki rekabet ve nükleer güç safsatası, nükleer santral satıcılarının ağızlarının suyunun akmasına neden oluyor.

Nükleer santrallar ise güvenlik riskini artırıyor. İran’ın nükleer santralı İsrail ve diğer düşmanları için bir hedef. Nükleer silahınız olmadan başka bir ülkeye nükleer bomba atmanın en kolay yolu onun santralını hedef almak. Terör grupları da emin olun bunun farkında ve Ortadoğu ve Türkiye’de IŞİD başta olmak üzere bu gibi grupların olmadığını söylemek mümkün değil.

*** 

Nükleer silahlar ve silahlardan kurtulma çabası

sipri.org

Dünyada 13 bin 400 adet nükleer silah olduğu tahmin ediliyor. 3 bin 720 tanesi faaliyetteki askeri birimlerin kullanımına hazır. Bunların bin 800’ü ise teyakkuz halinde bekletiliyor. Rusya (6375) ve ABD (5800) açık ara en çok silaha sahip ülkeler (tüm silahların yaklaşık yüzde 90’ı) ama onlar kadar diğer 7 ülke de tehlikeli. Birleşik Krallık (215), Fransa (290), İsrail (90), Pakistan (160), Hindistan (150), Çin (320) ve Kuzey Kore (30-40). İsrail, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore dışında kalanlar, nükleer silaha sahip olduğu dünyaca kabul edilen beş ülke. Diğerlerinin ise aslında hiç nükleer silahı olmamalıydı. Yapılan anlaşmalar, koyulan kurallar nükleer silahlanmayı durduramıyor. Bu da çözümün sınırlamadan değil tamamen imhadan geçtiğinin bir kanıtı. Bende olsun ama sende olmasın demenin bugüne dek bir karşılığı olmadı.

2017 yılında BM’de imzaya açılan Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması bu silahlardan kurtulma yolunda önemli bir adım. Antlaşmanın hayata geçmesi için BM üyesi en az 50 ülkenin onaylaması gerekiyor. Üç yılda 43 ülke bunu yaptı. 82 ülke ise imzaladı ama bunlardan 49’u onay sürecini tamamlamadı. Nükleer silah sahibi ülkeler ve Türkiye antlaşmayı imzalayanlar ve onaylayanlar arasında yok.

***
Nükleer silahlar dünyanın sonunu getirebilir

ABD ve Rusya’nın elinde 13 bin civarında nükleer silah var. Diğer ülkelerde 1200 tane daha. Tane tane saydığımız bu ölüm makinaları patlarsa, Pulitzer ödüllü yazar Richard Rhodes’un söylediği gibi söyleyelim, 66 milyon önce dünyaya çarpan ve dinozorlar dahil yaşamın yüzde 90’ını yok eden asteroidin yaptığını yapabilir. Bombayı yaratan insanın onu yok etmek için bundan daha iyi bir nedeni olabilir mi?

Rusya’daki salgın Türkiye’yi etkiler

Özgür Gürbüz-BirGün / 25 Mayıs 2020 

Salgının bayram sonrası bitmesini ve kısıtlamaların kaldırılmasını herkes istiyor ancak “istemek” bir aşı değil ve koronavirüsü yok etmiyor. Türkiye’de ticari kaygıların sağlığın önüne geçtiğine dair kuvvetli işaretler var. Park ve yeşil alanlara çıkmak yasaklanırken AVM’leri açmak, turizm bölgelerini hareketlendirmek serbest. Okullarda bir araya gelmek tehlikeli ama yüzlerce kişinin kaldığı otellerde tatil yapmak serbest. Bahis ve TV gelirleri açısından daha az öneme sahip voleybol ve basketbol ligleri iptal, futbol sezonuna ise devam… Ön koşulun sağlık olmadığı belli.

Sağlığın ikinci plana atılacağını düşündüren alanlardan biri de turizm. Ekonomik kriz nedeniyle turizm gelirlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var, bunu biliyoruz. Kasa tamtakır, döviz değerli. 2019’da Türkiye’ye 51,7 milyon turist gelmiş, 34,5 milyar dolar turizm geliri elde edilmişti. Gelen turistlerin 6 milyonu yurt dışında yaşayan Türkiyeliler. Kalan 45 milyon yabancı turistin 7 milyondan fazlası ise Rus. O nedenle Rus turist güvenli mesafe kadar önemli.
Türsab Başkanı Firuz Bağlıkaya Rus turistlerin Temmuz sonu veya Ağustos başından itibaren gelmeye başlayacaklarını belirtiyor. Çok iyimser bir beklenti olabilir zira Rusya’daki koronavirüs salgını ciddiyetini koruyor. 344 bini geçen vaka sayısıyla Brezilya’nın hemen ardından dünyada en çok vaka görülen üçüncü ülke Rusya. Nüfusa göre bakıldığında en çok hastanın görüldüğü ABD’de her 200 kişiden biri virüse yakalanmışken, Rusya’da her 400 kişiden birinin testi pozitif. Günde 8-9 bin yeni hastanın tespit edildiği bir evredeler. Son üç gündür (21-22-23 Mayıs) de vaka sayısı artışta.
Bu durumda iki ülkenin turizm sektöründen yapılan Ağustos başı turizmin normale döneceği açıklamaları hem iyimser hem de tedirgin edici. Salgının bizden daha şiddetli yaşandığı bir ülkeden gelen turistleri Türkiye nasıl karşılayacak? Gelen turistlere test yapıp, 14 gün karantinaya mı alacak yoksa “I Love Turkey” yazılı maske hediye edip hoş geldiniz mi diyecek? Rusya ne yapacak o da önemli. Ülkesine dönen turistlere 14 gün tecrit uygulayacak mı? Uygularsa kaç kişi tatile gitmek ister ya da izin süresi nedeniyle gidebilir tüm bunlar yanıtını bilmediğimiz sorular. 
Akkuyu’da bağımsız denetim gerek
Rusya ile zaten halihazırda Mersin Akkuyu’da devam eden nükleer santral inşaatı nedeniyle bir ticari ilişki var. Burada çalışan işçilerin sağlık durumu hakkında güvenilir ve yeterli bilgi akışı yok. Yöreden aldığımız duyumlar, bazı işçilerin hâlâ bölgedeki pansiyonlarda karantinada olduğunu söylüyor. Şirket sürecin başında bir işçide virüs olduğunu açıklamıştı ama kaynağını söylemedi. Meşhur “filyasyon ekipleri” Akkuyu’ya uğramadı mı acaba? Buraya Rusya’dan gelip giden heyetler var mı, karantinaya alınıyorlar mı bilmiyoruz. Binlerce işçi bölge için ciddi bir salgın tehdidi yaratabilir ama bağımsız denetim yok. Türkiye’nin en büyük şantiyelerinden biri orada ama ticari ilişkiler nedeniyle gündemde değil. Akkuyu’daki örnek, turizmde de paranın sağlığın önüne geçebileceği kaygısını doğuruyor. Rusya ile yürütülen işlerdeki gizlilik de ayrıca korkutuyor.
Rusya’dan gelecek turistler veya iş insanları için sorduğumuz soruları Türkiye’ye en çok turist gönderen diğer ülkeler için de soralım. Rusya’yı turist sayısında Almanya, İngiltere ve İran izliyor. Bu ülkelerin hepsi bizimle birlikte dünyada en çok vaka görülen 10 ülke arasında yer alıyor. Turistlerin yarısından fazlası da iki şehre gidiyor, Antalya ve İstanbul, yoğunluk kaçınılmaz. Paraya ihtiyacımız olduğu ortada ama turistler nedeniyle salgın yeniden başlarsa, ikinci dalganın faturasını karşılayacak ekonomik gücümüz var mı? Çin’in salgını önlemek için ülkesinin sınırlarını nasıl kapattığını unuttuk mu? Hastalık riskini göze alacak kadar kötü durumda mı ekonomi?

Sayfa: 2 - 47

Powered by WordPress & Theme by Anders Norén